| | Create free blog ( Türkçe , Русский , Deutsch , Español )

PortalAnasayfaSSSAramaKayıt OlGiriş yap

ALLAH DOSTLARI

İSLAMİ SOHBET-KURAN-I KERİM-ALLAH-DİNE KARŞI HERŞEY

CEHENNEM AZABI (Lütfen Seyredin Kardeşlerim)

islami chat



ALLAH’IN VARLIĞI

Monoteist dinlerin en temel ve en önemli mesajı tek bir Tanrı’nın var olduğudur. Tek Tanrı’lı dinler ontolojilerinde önce Tanrı’yı merkeze alırlar, daha sonra tüm sistemlerini bu ontolojik merkez üzerinde oluştururlar. Dinsel emirler de gücünü bu merkezden alır, ahiret inancı da gücünü bu merkezden alır, ahlâkî kurallar da gücünü bu merkezden alır. Bu yüzden şâyet dinin herhangi bir bölümü için rasyonel bir temel bulunacaksa, bu temel söz konusu merkezden başlamalıdır. Çünkü dînî yapının tümü, meşrûiyetini her şeyden önce bu merkezden alır.

Son ilâhî dini bütünüyle ele alıp bunun diğer din, inanç, telakki ve düşünceler karşısında konumunu belirleyen İslâmî ilim, Akaid ve Kelâm ilmidir. Kelâm ilminin de hiç kuşkusuz, en temel konusu inâyet ve hikmet sahibi olan Tanrı’nın varlığı ve O’nun varlığının delilleridir. Bu deliller, bir yandan inananların imanlarını sağlam temellere oturtmalarını sağlarken, diğer yandan da inkârcı çevrelere karşı cevap ve yol gösterici olmuştur. Bundan dolayı Tanrı’nın varlığını rasyonel bir temel üzerine oturtma çabaları tarih boyunca gerek kelâmcıların çabalarında, gerekse İslâm felsefecilerinin çabalarında kendini göstermektedir.

Kelâm ilminin tarihin belli bir döneminde yapılıp bitmiş bir bilim olduğunu ve bizim yalnızca kelâm ilmi adına tarihte gerçekleşmiş olan bu bilimsel faaliyet ve birikimi incelememiz gerektiğini düşünmüyorsak; bu takdirde kelâm ilmi adına, modern bilimsel verileri takip etmemiz ve çalışmalarımızda bunları kullanmamız gerektiği sonucuna ulaşırız. Zirâ günümüzde dine karşı yapılan itirazların çok önemli bir bölümü, bilimsel verilere dayandırılmaya çalışılmaktadır. Bu itirazlara, bilimsel veriler göz önünde tutulmak suretiyle verilecek cevaplar, ancak modern bilimsel gelişmelerin incelenmesiyle mümkündür.

XIX. yüzyıla gelindiğinde değişen şartlar ve bazı çevrelerin, din ile bilimi bir çatışma ve uyuşmazlık halindeymiş gibi göstermeye çalışmaları, Kelâm ilminin misyonuna duyulan ihtiyacı her dönemde olduğundan daha da fazla bir şekilde ortaya çıkarmıştır. XIX. ve XX. yüzyılda ateizm etkinliğini arttırmış ve ateist görüşün teizme karşı kullandığı en önemli tema, bilim-din çatışması olmuştur. Bu arada özellikle XX. yüzyılın bilimsel alandaki keşifleri ile evrenin yapısının, detaylara inildikçe çok kompleks ve çok mükemmel olduğu anlaşılmıştır. İnsanın varolabilmesi için çok geniş olasılıklar dairesi içinde insanın varolması için gerekli olan olasılık seçilmiştir. Bu durum, bazı bilim adamlarını ‘İnsancı İlke’ yi formüle etmeye götürmüştür. İnsancı İlke’nin ortaya koyduğu, evrenin ve canlılığın oluşumundaki hassas ayarlar, bütün bu oluşumların tesadüfen ortaya çıktığını iddia eden materyalist ve ateist çevrelere karşı, evrendeki bilinçli tasarıma dikkatleri çekmeyi mümkün kılmaktadır. Özellikle Avrupa ve Amerika’daki Hıristiyan ilahiyatçılar bu konu ile yoğun bir şekilde ilgilenmekte ve bu verileri pozitivist, materyalist, ateist-Darwinci çevrelere karşı kullanmaktadırlar. Aslında bu delil, kelâmcıların ve İslâm felsefecilerinin, tarih boyunca Tanrı’nın varlığının delillendirilmesinde kullandıkları ‘gâye ve nizâm’ delili, ‘inayet ve ihtira’ delili gibi delillerin yeni bilimsel veriler çerçevesinde yeniden formülasyonu, desteklenmesi ve kullanılması olarak kabul edilebilir.

Modern bilimin verileri ile zenginleştirilmiş olan bu formülasyon, çağdaş ateist itirazlara çağdaş teist bir cevap oluşturmaktadır. Üstelik bu cevap, ontolojide Tanrı’nın varlığını belirlemek gibi en önemli noktada olmaktadır. Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasındaki deliller ve ayrıca bilim-din ilişkisi, Kelâm İlmi’nin en önemli konularındandır. İnsancı İlke’nin ve doğa bilimlerindeki çalışmaların, Batı dünyasında geliştirilmiş olması ve İnsancı İlke üzerine yapılan bu önemli tartışmaların ülkemizde pek tanıtılmamış olması bu konuyu çalışmak istememin en önemli nedenlerindendir.

Çalışmanın ilk bölümünde; tarih boyunca İslâm felsefecileri ve kelâmcıların, Tanrı’nın varlığını kanıtlama konusunda kullandıkları klasik deliller ile bu delillere yöneltilen bazı itirazlara yer verilerek, bu delillerin ne şekilde ortaya konulduğu gösterilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde; özellikle XIX. ve XX. Yüzyıla gelindiğinde Tanrı’nın varlığı ve dine karşı ortaya çıkan inkârcı akımlar ve bu akımların öne sürdükleri iddialara kısaca yer verilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise; Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasıyla ilgili tartışmalarda çok önemli bir yere sahip olan ‘İnsancı İlke’ konusu esas alınarak, evrendeki tasarım ve bu tasarımın insanın varlığı ile olan ilişkisi incelenmeye, Tanrı-kâinât-insan bağlantısı kurulmaya ve bu bağlantıdan hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlamada İnsancı İlke’nin yerinin ne olduğu hususunun modern bilimsel veriler ışığında ortaya konulmasına çalışılmıştır.

Çok geniş bir konu olması nedeniyle, ilk bölümlerde sunulan anlatımların daha çok genel çerçevelerde kalmasına çalışılmıştır. Özellikle ikinci bölümün konusunu oluşturan inkârcı akımların yani; Materyalizm, Darwinizm, Pozitivizm, Freudizm ve Agnostisizmin görüşleri sunulurken bu akımların teknik detaylarından çok, onların Tanrı’nın varlığına ve dine bakışlarına ilişkin fikirleri ortaya konarak, sistemlerinin temel felsefesinin gösterilmesine çalışılmıştır.

ALLAH RASÛLU’NÜN AÇIKLADIĞI İNANÇ SİSTEMİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Kurân-ı Kerîmi değerlendirme kapısını açan KOD ÇÖZÜCÜ ANLAYIŞ

  Risâlet  Nuru kaynağından gelen bilgilerde…
Gerek dünya ve gerekse ölüm ötesi yaşam boyutu ile ilgili işâret kelimeleri, o kelimenin, geçmişteki anlamı ile değil;  o kelimenin yaşanılmakta olan sürecte ulaşılmış en derin kavramı itibariyle anlaşılmalıdır.  Yani, kelimenin  1400 küsur yıl önceki birebir düz mânâsı ile değil.
Uyarının yapıldığı devirdeki anlayış neyse,  zorunlu olarak o seviyeden bir kelime kullanılması, anlamın o kelimedeki mânâ ile sınırlı olmasını asla getirmez.
Çünkü, Risâlet Nuru, zaman ve mekân ötesi bir boyuttan, tüm zaman ve mekânları müşahede eden bir kaynaktan gelmektedir.
Demek istediğimizi anlayan için, bu çok çok önemli bir Kurân dekoderidir; ve dahi, O “Bilgi Kaynağı”nın, niçin kıyâmete kadar geçerli olduğunun açıklamasıdır. İşte bu anlayış, bu anahtar Kurân dinamiğidir.
Rasûlullah kapısından girmeye çalışın ki Allah'a eresiniz!

Cennetin bedeli, “lâ ilahe illallah” tır.

Cennetin bedeli, “lâ ilahe illallah” tır.

“Cennetin bir bedeli var mı?” diye sorulduğunda, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz bu hadis-i şerifte zikredilen cevabı vermişlerdir.

“lâ ilahe illallah: Allahtan başka ilah yoktur” sözü kelime-i tevhittir ve Müslümanlığın giriş kapısıdır. Bu sözle alemlerin mutlak hakiminin Allah olduğu, gerçek hükümranlığın sadece O’ na ait bulunduğu kabul edilmiş olur. Bu bakımdan kelime-i tevhit, Cenab-ı Hakk’ a teslimiyet ve itaat sözüdür. Bu mübarek hadis-i şerif, ebedi mutluluk yurdu olan cennetin bedelinin işte bu teslimiyet ve itaat olduğunu bize bildirmiş oluyor.

H.z. Peygamber s.a.v. Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde, kalbinde zerre kadar imanı olanın mutlaka cennete gireceğini haber vermiştir. Fakat bu çeşit müjdeli hadisler, ibadeti, tevbeyi terk veya tehir etmeyi gerektirmez. Çünkü önemli olan son nefesini imanla teslim etmektir ve bununda salih amellerle bezenmiş bir ömür sürmekle mümkün olabildiği bildirilmiştir.

[Süyüti, el-Camiu’s-Sagir, nr.3560; Hatip el Bağdadi, Tarih, 1/270; İbn Adi, el Kamil, 6/348.]

Mukaddes Topraklardan En Son Görüntüler

Arkadaşlar,Şükürler olsun Rabbim nasip etti 2 umre ziyaretimi yaptım.Bu ziyaretimde çekmiş olduğum daha doğrusu çekmeğe çalıştığım görüntüleri sizinle paylaşmak istedim.Umarım beğenirsiniz.

Mescid-i NEBEVİ Görüntüleri








UHUD Dağı Görüntüleri




Kıbleteyn Mescidi Görüntüleri




Hz.Ebubekir Mescid'inin içler acısı hali;


Mescid-i Haram ( KÂBE ) Görüntüleri


















KÂBE'nin Müezzinlik altından Görüntüsü

 

Mevlana Celaleddin-i Ruminin Hayatı

30 eylül 1207'de bugünkü Afganistan topraklarında bulunan Belh-Horasan'da doğdu.Belh'in en önde gelen alimlerinden olan babası Bahaddin Veled'dir.Annesi ise,Belh emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'du.Veled 1212'de ailesi ve yakınlarını alarak Belh'den ayrıldı.1222'de anadoluya ulaştılar.Karaman'a Subaşı Emir Musa'nın yaptırdığı medreseye yerleştiler.Mevlana burada 1225'te Gevher Banu ileevlendi.İki oğlu oldu.Sultan Veled ve Alaaddin Çelebi.Annesi burada öldü.

1228'de Anadolu Selçuklu sultanı alaaddin Keykubat'ın çağrısıyla aile,başkent Konya'ya geldiler.Mevlananın babası Konya'ya geldiklerinde kısa sürede kıymeti bilinen,hatırı sayılır,sözü dinlenir bir insan olarak ün saldı.Medreselerde vaazlar vererek bir çok öğrenci yetiştiriyordu.Mevlana da bu şansı değerlendiriyor,babasından dersler almayı sürdürüyordu.1231 de babasının ölümüyle birlikte mistik eğitimine,babasınıda eski öğrencisi olan derviş Seyyid Burhaneddin Muhakkik ile devam etti.Eğitiminin devamı ve derinliği için Halep ve Şam'a gitti.eğitimi yediyıl sürdü.

Bir gün medresedeki vaazını bitirdikten sonra dışarı çıktığında dikkatini celneden birine rastladı.Aralarında geçen ilginç bir diyalogdan sonra Şemseddin tebrizi ile tanışan Mevlana'nın yaşamı o vakit değişti.Şems'in kişiliği,bakış açıları,tarzı Mevlana'yı çok etkiledi.Onunla tanıştıktan sonra sık sık sohbet eden,neredeyse hiç ayrılmayan çok yakın iki dost oldular.Mevlana medresesini kapatmış,ailesi,öğrencileri ve yakınlarıyla çok az ilgilenir olmuştu.Bu nedenle Şemse karşı muhalif bir çoğunluk oluştu.Başını küçük oğlunun çektiği bir grup şemsi mevlanadan uzaklaştırmak için bir takım entrikalara giriştiler.Sonunda Şems bir gece mevlanaya haber vermeden şehri terketti.Ama bu Mevlana'yı daha içine kapattı.Derin translarına bu dönemde başladı.Ayrılık şiirleri yazıyor,çevresiyle,sevdikleriyleyine daha az görüşüyordu.Mevlananın büyük oğlu Sultan Veled Şam'a gidipŞems'i buldu ve tekrar Konyaya getirdi.En önde mevlana olmak üzere büyük bir törenle karşılandı.

Mevlana Şems'in dönmesiyle ona daha çok bağlandı.Bu ilgi çevresindekileri yine çok rahatsız ediyordu.Üstüne Mevlana,küçük oğlu Alaaaddin Çelebinin aşık olduğu kızı Şems ile evlendirince oğlunu daha da öfkelendirdi.Çelebi bir gece Şems'i arkadaşlarıyla birlikte sıkıştırıp öldürdü.Olayı öğrenen büyük oğlu Veled Şems'in cesedini kuyudan çıkarıp bir bahçeye gömdü.Babasını öğrenmesini istemiyordu.(Şems'in öldürülmediği ortalıkta dolaşan dedikodular ve entrikalardan çok rahatsızlık duyup izini kaybettirdiğide söylenir.)

Şems'siz geçen günlerin ardından,mütevazi bir kuyumcu olan Selahaddin Feridun ile tanıştı.Şems'e duduğu gönül dostluğunu Selahaddinede göterdi.Çevrenin kıskançlığı ve dedikodular yine başlamıştı.Ama dostlukları Feridun ölene kadar on yıl sürdü.Artık belirli bir ruh olgunluğuna erişen mevlana Çelebi Hüsameddin ile karşılaştı.

Mesnevi'nin yazılmasında Çelebi Hüsameddin'inde etkisi olduğu bilinir.Mevlana ölene dek(15 yıl kadar) süren dostlukları bu sefer kimseyi rahatsız etmemişti.Mevlanın ünü yayıldıkça yayıldı.Bir çok arif ve derviş ona geldi.

Ve bir gün hastalandı yatağa düştü.
Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak gören Mevlana 17 aralık 1273'te Konyada öldü.

kaynak;Mevlana'dan altın öğütler Ziya elitez(kısaltılmıştır)

ALLAH KORKUSUNU ANLAMAK

ALLAH KORKUSUNU ANLAMAK
 

 

Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi? Hiç kuşku yok ki içinizi tarifsiz bir korku kaplar, bambaşka bir insan olurdunuz. Hayatınızı bütünüyle farklı düzenlerdiniz. Etrafınızdaki insanların bu gerçeği göz ardı ettikleri için büyük bir gaflet içinde olduğunu düşünür, olanca gücünüzle ahiret için çabalardınız. Allah'a karşı günah olabilecek herşeyden şiddetle sakınırdınız. Ahiret hayatınızı riske sokabilecek en ufak bir söz ya da davranış korkudan içinizi titretir, hemen Allah'a yalvara yalvara, ürpertiyle dua eder, bağışlanma dilerdiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız bir an olsun aklınızdan çıkmazdı, kendi sonunuz için aynı ihtimali düşünmekten Allah'a sığınırdınız.

Allah'ın sevgisini kazanmak, O'nun azabından kurtulmak için malınızı, canınızı, tüm enerjinizi kullanırdınız. Üstelik bunların hepsinde ölene dek sabırlı ve kararlı olur, karşınıza bir zorluk çıksa bile bu size zorluk gibi görünmezdi. Kimse sizi yolunuzdan çeviremez, Allah'ın rızasından taviz verdiremezdi. Her şart ve koşulda, her durumda ahiretiniz için yapabileceğinizin en fazlasını yapardınız. İnsanların, toplumların ne yaptıkları, nasıl bir hayat tarzını benimsedikleri, hangi ideolojilerin peşinden koştukları sizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Her halinizle ve her tavrınızla sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdınız. Allah'ın emir ve yasakları konusunda son derece titiz olduğunuz gibi insanlara da bunu anlatır, her gördüğünüz kimseyi bu gerçekle uyarırdınız. En büyük hedefiniz, tek amacınız Allah'ın dostluğunu kazanmak olurdu ve kendinizi tamamen O'na teslim ederdiniz. "... taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır..." (Bakara Suresi, 74) ayetindeki benzetmeyle vurgulanan korkunun şiddeti sizin de üzerinizde tecelli ederdi.

Peki şu an cehennemi görmemiş olmanız mı sizi gereği gibi korkup sakınmaktan ve buna göre yaşamaktan alıkoyan? Oysa Allah cehennemin varlığını pek çok ayetinde haber vermekte, cehennemi insanlara tüm detaylarıyla tanıtıp, ondan sakındırmaktadır. Kaldı ki vakti geldiğinde cehennemi görmeyen insan kalmayacaktır. Allah bunu kesin olarak haber vermiştir. Ancak ondan yalnızca Allah'tan korkup sakınanlar kurtarılacak, diğerleri diz üstü çökmüş bir biçimde bırakılacaktır:

Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz." (Meryem Suresi, 71-72)

Ama unutmayın ki, orada diz üstü çökmüş olarak kaldıktan sonra cehennemi görmenin insana bir faydası olmaz. Çünkü orası artık geri dönüşü olmayan bir yerdir…

 


 

DERİN DÜŞÜNMEK

DERİN DÜŞÜNMEK


Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.
Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."
(Al-i İmran Suresi, 191)


Giriş

 

Dünyaya gelmeden önce yok olduğunuzu ve yokken bir anda var olduğunuzu hiç düşündünüz mü?

Salonunuzda her gün gördüğünüz çiçeğin kapkara, çamurlu bir topraktan, nasıl olup da mis gibi bir kokuyla ve rengarenk çıktığını hiç düşündünüz mü?
Çevrenizde uçup sizi sürekli rahatsız eden sivrisineğin, nasıl olup da kanatlarını bizim göremeyeceğimiz kadar hızlı hareket ettirdiğini hiç düşündünüz mü?

Muzun, karpuzun, kavunun, portakalın kabuklarının kaliteli birer ambalaj görevi gördüğünü, bu meyvelerin tatlarının ve kokularının korunması için özellikle bu ambalajların içine paketlendiklerini hiç düşündünüz mü?

Geceyarısı siz uyurken, ansızın meydana gelebilecek bir depremin bulunduğunuz şehri, evinizi, işyerinizi yerle bir edebileceğini, dünyada sahip olduğunuz herşeyi birkaç saniye içinde kaybedebileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Hayatınızın büyük bir hızla gelip geçtiğini, bir gün güçten düşerek yaşlanacağınızı, güzelliğinizi, sağlığınızı, gücünüzü yavaş yavaş kaybedeceğinizi hiç düşündünüz mü?

Bir gün, hiç beklemediğiniz bir anda Allah'ın görevlendirdiği ölüm meleklerini karşınızda görerek bu dünyadan ayrılacağınızı hiç düşündünüz mü?

Peki insanların kısa sürede terk edecekleri bir dünyaya neden bu kadar çok bağlandıklarını ve asıl yapmaları gerekenin ahiret için çaba göstermek olduğunu hiç düşündünüz mü?

İnsan Allah'ın yarattığı ve düşünme yeteneği verdiği bir varlıktır. Ne var ki, insanların çoğunluğu bu çok önemli yeteneği gereği gibi kullanmazlar. Hatta hemen hiç düşünmediklerini söyleyebileceğimiz insanlar bile vardır.

Oysa her insan kendisinin dahi farkında olmadığı bir düşünce kapasitesine sahiptir. İnsan bu kapasiteyi kullanmaya başladığında o güne kadar fark edemediği birçok gerçeği görür. Düşüncede derinleştikçe düşünme kapasitesi gelişir ve bu herkes için mümkündür. Ancak bu noktada önemli olan, insanın "düşünmesi" gerektiğini fark etmesidir.

Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8 )

Bu sitenin hazırlanışındaki amaç da "gereği gibi düşünme"ye davet etmek ve "gereği gibi düşünme"nin yollarını göstermektir. Çünkü düşünmeyen insan gerçeklerden tamamen uzak kalacak, yanılgılar ve yanlışlar içinde bir hayat sürecektir. Bunun sonucunda da dünyanın yaratılış amacını ve kendisinin yeryüzünde bulunuş amacını kavrayamayacaktır. Oysa Allah herşeyi bir amaçla yaratmıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)

Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız? (Müminun Suresi, 115)

Dolayısıyla her insanın başta kendisinin, daha sonra evrende gördüğü herşeyin ve yaşamı boyunca karşılaştığı her olayın yaratılış amacını düşünmesi gerekir. Düşünmeyen bir insan gerçekleri ancak öldükten sonra Allah'ın huzurunda hesap verirken anlar ama artık çok geç kalmıştır.

Allah, Kuran'da her insanın hesap gününde düşünüp gerçeği göreceğini şöyle bildirir:

O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda?

Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 23-24)

Allah bize dünya hayatında fırsat vermişken düşünmek ve düşündüklerimizden sonuç çıkartarak gerçekleri görmek, ahiret hayatımızda bizlere büyük bir kazanç sağlayacaktır. Bu nedenle Allah, elçileri ve kitapları aracılığı ile tüm insanları, kendilerinin ve tüm evrenin yaratılışı hakkında düşünmeye çağırmıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)

O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.
(Mümin Suresi,67-68)

KIYAMET GÜNÜ

KIYAMET GÜNÜ


İnsan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de fücurla sürdürmek ister. ' "Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar. Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, sonunda varılıp karar kılınacak yer' yalnızca Rabbi'nin katıdır. (Kıyamet Suresi, 5-12)

Ay karardığı. Güneş ve Ay birleştiği zaman. İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 8-12)

Yaşamınızı yönlendiren kişilere, olaylara şöyle bir göz atın. Bir yerlere ulaşmak için uğraşıyor, "yaşam mücadelesi" içinde bir yer almaya çalışıyorsunuz. Hayatınızdaki pek çok şeye yoğun bir dikkat veriyor, bu konular üzerinde derin derin düşünüyorsunuz. Ama yaşamınız boyunca tereddüt etmeden düşünmekten kaçındığınız konular da var. Üstelik, çevrenizdeki pek çok kişi de sizinle aynı fikirdedir. Konuşulmaması ve üzerinde düşünülmemesi gereken konuları çok iyi biliyorlar. Ölüm bunlardan bir tanesi, belki de en önemlisi. Ölüm çözüm getiremedikleri bir "son"dur onlara göre. Tıpkı ölüm gibi, kainatın ölümünü getirecek olan kıyamet de insanlar tarafından çok uzak bir kavram olarak değerlendirilir. Kıyamet günü nde gerçekleşecek olan olaylar, insanlar tarafından az çok bilinmekte, ama bunları düşünmek onları korkutmaktadır. Korku duymaktansa, böyle bir konuyu unutmak daha makuldur ve bu şekilde yaşamakta bir sakınca görmezler.

İnsanlar en çok, kıyamet günü nün canlı, cansız her varlık için "son gün" olmasından etkilenirler. Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır. O gün, insanların tümü yeni bir diriliş ile dirilecekler ve dünyadaki yaşamlarında Allah'a ve karşılaşacakları bu güne inanmış olanlar cennette ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevk edileceklerdir. Dolayısıyla böyle bir günün beklentisi içinde olan bilinçli bir insan için, dünyadayken ölüm, kıyamet ve ahiret gerçeklerinden kaçmanın bir anlamı yoktur. Aksine, kıyamette meydana gelecek olan olaylar ve ölüm gerçeği, kendisini daha fazla harekete geçirecek, Allah yolunda güzel amellerde bulunmaya sevk edecek, ahiret inancına yöneltecek ve Allah'a yakınlaşmasına bir yol olacaktır. Benzersiz olayların gerçekleşeceği kıyamet günü, o büyük korkuyu yaşamayacak olanlar sadece iman edenlerdir. Müminlerin üzülmeyeceğini ve korkmayacağını Allah bir ayette şöyle bildirmektedir:

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)

Dünyada iken bu gerçeğe inanmış bir insan, bunun gereklerini de yerine getirmişse o zorlu günde artık güvenlikte olacağının bilincindedir. Çünkü Kuran'a iman etmiş, asıl hayatın ahiret hayatı olduğuna inanmıştır. Ölümün varlığını gözardı etmemiş, Allah'a ibadet etmekte büyüklüğe kapılmamıştır. Böyle bir insan ahiret yaşamında sonsuz bir güzellikle karşılanacaktır. Kıyamet gününde ise Allah'ın nuru onunla olacaktır. İman edenler Kuran'da şöyle müjdelenmektedirler:

... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: "Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, herşeye güç yetirensin. (Tahrim Suresi, 8)

Bu bölüm sizlere kıyamet gününü ve o gün meydana gelecek olan olayları açıklamakta, o zorlu güne karşı uyarmaktadır. Ancak esas olan, kıyamet günü nün insanların tümünü bekleyen bir gerçek olduğudur. Mutlaka karşılaşılacak olan bu büyük gerçeği gözardı etmek ve bunu düşünmemek makul görülmemelidir. Bu bölümde Kuran ayetleri doğrultusunda yapılacak açıklamalar kıyamet günü nün varlığı ve gerçekliği üzerinde düşünmenizi sağlayacaktır.

Buradaki amaç, her ne olursa olsun karşılaşacağınız bu güne karşı sizleri uyarmak, böyle bir günde güvenlik içinde olabilmeniz ve sonsuz cennet yaşamını kazanabilmeniz için sizlere yol göstermektir. Kıyamet günü nün akıllara durgunluk veren olaylara sahne olacak olması, insanları üzerinde düşünmeye yöneltmesi açısından çok önemlidir. İşte bu nedenle konu boyunca sizlere kıyamet vaktinin özelliklerini detaylarıyla tarif edecek ve bunların gerçekliği üzerinde duracağız.